Söyleşi: Buse Kaynarkaya | Fotoğraflar: Ayşe Gülkızı

Selçuk Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olan Nuriye Gülmen’in görevden uzaklaştırıldığı için Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı’nın önünde tek başına başlattığı oturma eylemi, 9 Kasım 2016’da başladı. Eyleme 23 Kasım’da Mardin Mazıdağı Cumhuriyet İlkokulu’nda öğretmenken ihraç edilen Semih Özakça da katıldı. Aynı tarihlerde ihraç edildiği Altındağ Halil Şaşmaz Ortaokulu önünde oturma eylemi yapmaya başlayan Acun Karadağ, sosyolog Veli Saçılık, öğretmen Esra Özakça ve öğretmen Mehmet Dersulu’nun katılımıyla direniş büyüdü. 153 gündür devam eden direnişte Nuriye Gülmen 26, Semih Özakça 15 kez gözaltına alındı. Polis alana defalarca saldırdı. 11 Mart’ta açlık grevine başlayacaklarını duyuran Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, gözaltına alındıkları 9 Mart’ta eylemi bu boyuta taşıdılar. Onlar serbest bırakılana kadar alanda birer günlük destek açlık grevleri yapıldı. Açlık grevinin 33. günü, destek açlık grevleri sürüyor. 13:30 – 18:00 arasında gerçekleştirilen eylem, artık 24 saat devam ediyor. Hepimizin sıklıkla geçtiği bir kent merkezinde ne insanların ne de iktidarın gözünü kapatabileceği bir eylem gerçekleştiriliyor. Bir ayı geçen açlık grevi direnişi üzerine Nuriye Gülmen ile konuştuk.

Ankara benim için bir direniş alanı değil, direnişimizin somutlaştığı bir şehir… Daha önce de yaşamıştım Ankara’da ama bu kadar emeğe dayalı bir ilişki kurmamıştım. Buranın insanlarını çok seviyorum çünkü burası bize bir sürü güzel insan getirdi.

Bir direniş alanı olarak Ankara’yı nasıl görüyorsunuz?

 

Ankara benim için bir direniş alanı değil, direnişimizin somutlaştığı bir şehir. Burada olmanın hem olumlu hem de olumsuz tarafları var. Bir saldırı olduğunda korunacağımızı biliyoruz, kendimizi daha güvende hissediyoruz. Diğer taraftan da bir alışmışlık var. Yüksel Caddesi hemen her gün eylemlerin olduğu ve insanların artık duyarsızlaştığı bir alana dönüşmüş. Bildiri dağıtırken bunu çok sık görüyoruz. Ankara’yı direnişimizin mevzisi olması anlamında herhangi bir şehirden ayıran ne olur bilmiyorum ama benim için muhatapların burada olması yönüyle önemli. Şehir olarak Ankara’yı seviyorum. İnsan emek verdiği yeri seviyor; direnişle birlikte Ankara’yı daha çok sevdim. Daha önce de yaşamıştım Ankara’da ama bu kadar emeğe dayalı bir ilişki kurmamıştım. Buranın insanlarını çok seviyorum çünkü burası bize bir sürü güzel insan getirdi.

24 saat eylem alışılmışın dışına çıkıyor. Akşamları/geceleri ne oluyor burada?

Gündüzle gece arasında çok büyük bir fark yok. Bildiri veriyorsunuz insanlar ilgilenmiyor ya da buradan geçip gidiyor- bu gerçekliğin bir boyutu bence. Bir taraftan da bildiri dağıttığınızda onu almayan ama kafasında bambaşka şeyler olan bir sürü insan var. Buradaki gerçeklik salt bize ait değil o anlamda. “Buradan çok geçtim ama bir türlü yanınıza gelmeye cesaret edemedim. Bazen başıma bir şey gelmesinden korktum, bazen ne diyeceğimi bilemedim ama sonunda çıktım geldim” diyen insanlar oluyor. Özellikle de açlık grevi başladıktan sonra böyle şeylere çok rastladım. Aslında bizim buradaki ısrarımız kitleyi de sürekli çağırmaya devam ediyor. Dün uzun zamandır bizi izleyen biri geldi ve çok yürekten dayanışma duygularını iletti. Ne yapabileceğini sorduğunda bu kadar örgütlü bir güce karşı örgütlenmemiz gerektiğini söyledim ona. “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” dedi ve gitti, çok hoşuma gitti.

Ankara’dan Türkiye’ye yayılan bir direniş… Bunu öngörmüş müydünüz?

Belki bir kıvılcım olmasını, insanların buna katılmalarını çok gönülden istiyordum ama bir öngörü diyemem buna. Belirli illere yayıldı, bir şekilde bir örnek teşkil etti. Direnişin en güzel taraflarından birisi de bu oldu aslında. Temennimiz daha çok yayılması. Açlık grevini ilan ettikten sonra alındığımız gözaltında siyasi şubede bize “Halkı galeyana mı getirmeye çalışıyorsunuz, bu direnişlerin çoğalmasını mı istiyorsunuz?” diye sordular. Bu direnişlerin büyümesini ve hatta direnişin kendisini suç olarak görüyorlar. Henüz buna uygun hukuki bir kılıf bulamadıkları için şu an hâlâ buradayız.

Ankara halkını, kentli insanı bu direnişin neresine koyuyorsunuz?

Ankara’da yaşayan insanlar bizim için en ulaşılabilir insanlar şu an ve bu anlamda desteğini en çok beklediğimiz, bir taraftan da bunu çok yakından hissettiğimiz ve gördüğümüz bir noktadalar. Ankara’da yüz binlerce insan yaşıyor, bunların kaçına ulaşabiliyoruz? Yüksel Caddesi’ne ne kadar insan geliyor ve biz yüzde kaçına ulaşabiliyoruz? Ulaşabildiğimiz kadarıyla insanlardan beklediğimiz yanımızda olmaları, bu direnişi sahiplenmeleri, duyurmaları, anlatmaları ve yapabilecekleri ne varsa harekete geçmeleri… Bunlar çok soyut kalıyor tabii.

“Korku bulaşıcıdır ama cesaret de bulaşıcıdır” deniyor, somut olarak ne yapmak lazım sizce?

Bununla ilgili reçeteler yok elbette. İnsanlar bize sorduklarında buraya gelmekten, bu direnişi desteklediğini ifade etmekten fazla ne yapabilecekleri konusunda yol gösterici olmaya çalışıyoruz. Ama kendilerinin düşünmeleri, buna yoğunlaşmaları ve kendi cephelerinden ne yapabileceklerini bulmaları gerekiyor bana kalırsa. “Sizi canıgönülden destekliyorum ama yapacak bir şey yok” diyen kişilerle de karşılaşıyoruz. Yapacak bir şey mutlaka var, gerçekten istenirse bulunur. Çağrılarımız olacak, onların takip edilmesi çok önemli. Mesela Türkiye’nin dört bir yanından yapılabilecek eylemlerimiz olacak; Bakanlığa telefon açma eylemi, sosyal medyada hashtag çalışmaları gibi. Herkesi buraya bekliyoruz.

Bir direniş alanı olarak Ankara’yı nasıl görüyorsunuz?

Ankara benim için bir direniş alanı değil, direnişimizin somutlaştığı bir şehir. Burada olmanın hem olumlu hem de olumsuz tarafları var. Bir saldırı olduğunda korunacağımızı biliyoruz, kendimizi daha güvende hissediyoruz. Diğer taraftan da bir alışmışlık var. Yüksel Caddesi hemen her gün eylemlerin olduğu ve insanların artık duyarsızlaştığı bir alana dönüşmüş. Bildiri dağıtırken bunu çok sık görüyoruz. Ankara’yı direnişimizin mevzisi olması anlamında herhangi bir şehirden ayıran ne olur bilmiyorum ama benim için muhatapların burada olması yönüyle önemli. Şehir olarak Ankara’yı seviyorum. İnsan emek verdiği yeri seviyor; direnişle birlikte Ankara’yı daha çok sevdim. Daha önce de yaşamıştım Ankara’da ama bu kadar emeğe dayalı bir ilişki kurmamıştım. Buranın insanlarını çok seviyorum çünkü burası bize bir sürü güzel insan getirdi.

24 saat eylem alışılmışın dışına çıkıyor. Akşamları/geceleri ne oluyor burada?

Gündüzle gece arasında çok büyük bir fark yok. Bildiri veriyorsunuz insanlar ilgilenmiyor ya da buradan geçip gidiyor- bu gerçekliğin bir boyutu bence. Bir taraftan da bildiri dağıttığınızda onu almayan ama kafasında bambaşka şeyler olan bir sürü insan var. Buradaki gerçeklik salt bize ait değil o anlamda. “Buradan çok geçtim ama bir türlü yanınıza gelmeye cesaret edemedim. Bazen başıma bir şey gelmesinden korktum, bazen ne diyeceğimi bilemedim ama sonunda çıktım geldim” diyen insanlar oluyor. Özellikle de açlık grevi başladıktan sonra böyle şeylere çok rastladım. Aslında bizim buradaki ısrarımız kitleyi de sürekli çağırmaya devam ediyor. Dün uzun zamandır bizi izleyen biri geldi ve çok yürekten dayanışma duygularını iletti. Ne yapabileceğini sorduğunda bu kadar örgütlü bir güce karşı örgütlenmemiz gerektiğini söyledim ona. “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” dedi ve gitti, çok hoşuma gitti.

Ankara’dan Türkiye’ye yayılan bir direniş… Bunu öngörmüş müydünüz?

Belki bir kıvılcım olmasını, insanların buna katılmalarını çok gönülden istiyordum ama bir öngörü diyemem buna. Belirli illere yayıldı, bir şekilde bir örnek teşkil etti. Direnişin en güzel taraflarından birisi de bu oldu aslında. Temennimiz daha çok yayılması. Açlık grevini ilan ettikten sonra alındığımız gözaltında siyasi şubede bize “Halkı galeyana mı getirmeye çalışıyorsunuz, bu direnişlerin çoğalmasını mı istiyorsunuz?” diye sordular. Bu direnişlerin büyümesini ve hatta direnişin kendisini suç olarak görüyorlar. Henüz buna uygun hukuki bir kılıf bulamadıkları için şu an hâlâ buradayız.

Ankara halkını, kentli insanı bu direnişin neresine koyuyorsunuz?

Ankara’da yaşayan insanlar bizim için en ulaşılabilir insanlar şu an ve bu anlamda desteğini en çok beklediğimiz, bir taraftan da bunu çok yakından hissettiğimiz ve gördüğümüz bir noktadalar. Ankara’da yüz binlerce insan yaşıyor, bunların kaçına ulaşabiliyoruz? Yüksel Caddesi’ne ne kadar insan geliyor ve biz yüzde kaçına ulaşabiliyoruz? Ulaşabildiğimiz kadarıyla insanlardan beklediğimiz yanımızda olmaları, bu direnişi sahiplenmeleri, duyurmaları, anlatmaları ve yapabilecekleri ne varsa harekete geçmeleri… Bunlar çok soyut kalıyor tabii.

“Korku bulaşıcıdır ama cesaret de bulaşıcıdır” deniyor, somut olarak ne yapmak lazım sizce?

Bununla ilgili reçeteler yok elbette. İnsanlar bize sorduklarında buraya gelmekten, bu direnişi desteklediğini ifade etmekten fazla ne yapabilecekleri konusunda yol gösterici olmaya çalışıyoruz. Ama kendilerinin düşünmeleri, buna yoğunlaşmaları ve kendi cephelerinden ne yapabileceklerini bulmaları gerekiyor bana kalırsa. “Sizi canıgönülden destekliyorum ama yapacak bir şey yok” diyen kişilerle de karşılaşıyoruz. Yapacak bir şey mutlaka var, gerçekten istenirse bulunur. Çağrılarımız olacak, onların takip edilmesi çok önemli. Mesela Türkiye’nin dört bir yanından yapılabilecek eylemlerimiz olacak; Bakanlığa telefon açma eylemi, sosyal medyada hashtag çalışmaları gibi. Herkesi buraya bekliyoruz.

Kaynak: http://www.gazetesolfasol.com/blog/herkes-bir-sey-yapabilir-aclik-grevinin-38-gunu